Yediden yetmişe hepimizi saran yedi ayrı tutku.. Çocukluğumuzun masalları gibi bir varmış bir yokmuşçasına evvel zamanlar içinden gelip ölümsüzlüğe giden bir tutku.. Biz dedemizin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, tüm insanlığı sallandıran bir tutku.. Sanat tutkusu, bir parça da olsa hepimizin içine gizlenmiş yedi sanatın tutkusu.. Resimle başladı sanatın öyküsü.. Mağara duvarlarında yeniden görmek istedi insan kendini, kendi kalemiyle , kendi gözlerinden hem de.. Tarihi bile henüz yazmayan o eller özgürlüğü yazdı önce duvarlara; ne gözünün rengine karışan oldu, ne de ağacının, dilediği gibi renklendirdi her şeyini.. Ardından müzik katıldı ona, ruhun gıdası misali açlığımızı bir nebze olsun giderdi.. Her müzisyenin yarattığı her yeni ezgi, hayatın ritmini değiştirdi.. Attığımız adımı, dinlediğimiz insanı, ağzımızdan çıkan her sözü daha bir güzelleştirdi melodisiyle.. Zaman geçtikçe, kendini dinleyen bu insan bir de canlı canlı görmek istedi varlığını.. Tiyatro doğdu.. Aynalara bakmayı bıraktı insan; çünkü artık başka bir bedende, yeni bir ruhla görmek istedi kendini.. İnsanı oynayan her sanatçı ayrı bir görüntü, ayrı bir renk, ayrı bir ses kattı ona.. Salonları dolduran tiyatro severler – hayattaki rolünü sevenler - doya doya alkışladı yenilenmiş yaşamlarını.. Ve dans, dördünce sanat.. Pusulalara yeni bir yön, yazıma yeni bir paragraf ekleyecek kadar önemliydi.. Önüne çizilmiş dümdüz ve hazır bir yoldan yürümek istemeyen, sıradan bir rotayı takip etmeyen insan, adımlarını değiştirdi.. Öyle adımlar çıktı ki ortaya bir düşen bu yola bir daha dönmedi, dönmek istemedi.. Ritmik seslerle filizlenmiş bu adımlar yeni bir yerde yeniden doğurdu insanı: Rio’da samba festivalinin ortasında, Arjantin’de bir tango gecesinde, en basitinden evinde Latin ezgileri eşliğinde.. Bu yeni adımlarla yeni bir sayfaya bastı insan, aldı kalemini tekrar eline, yazdı, yazılanı okudu.. Edebiyat çıktı ortaya.. Kitap sayfalarında kokladı insan kendini, kelimelerde okudu içinde gizlenenleri, sayfalara işledi desenlerini.. Okudukça öğrendi, öğrendikçe yazdı, yazdıkça okudu, uçları birbirine kavuşan sonsuz bir yuvarlak çizdi böylece.. Bu yuvarlağı çevreleyen yeni bir güzellik arandı zamanla ve mimari doğdu.. Özdemir Asaf’ın deyimiyle “kişilikli yapılar” yapılmalıydı ve yapıldı, yuvarlağın köşeleri en güzel biçimiyle çizildi.. Çizilip de inşa edilen her evde yeni canlar hayat buldu.. Tüm bunları başaran insanoğlu gururla izlemek istedi hepsini tek bir karede.. Ve sanatların yedincisi, sonuncusu sinema doğdu.. Hepsini toparladı, kasetine kaydetti, zamanı geldikçe yansıttı beyaz bir perdeden.. İzledik, izledikçe yarattık, yarattıkça festivaller yaptık.. Beğendik, ödüller verdik, alkışladık.. Beğenmedik, eleştirdik.. Kendi dilimizden perdeye dökülen bir hayatı seyredaldık.. Baharın sıcak serinliğinde kapılıp giderken şimdi o en güzel tutkulara, her bir pencereden süzülüyor yedi katre.. Kimisi odalara akıyor ta içimize, ruhumuzu okşuyor, hayal gücünü besliyor.. Kimisini odalardan izliyoruz, damla damla süzülüyorlar camlardan.. Ve her damla düşüp konacak bir yaprak buluyor, her seferinde yeni bir aşk yaratıyor, yeni bir meyve veriyor, yeni bir eser doğuyor.. Evvel zamanlardan gelen sanat, düşen her bir damlayla sonsuzluğa gidiyor.. |