Hiç, bir sabah uyandığınızda renklerin de dans edebileceğini düşündünüz mü, sıcacık yatağınızdan kalkmadan önce? Hatta size partnerlik edebileceğini? Hayata tempo tutabileceğini, sizi izlerken alkışlar koparabileceğini? Ağlatabileceğini? Coşturabileceğini? Ona yetişme buna yetişme telaşı içindeyken hayatın içindeki alacalı dansı fark ettiniz mi bir anlığına? Yetiştiğiniz mi hayattı acaba yoksa kaçırdığınız mı? Şöyle bir kenara çekilip ufak bir bilinç akışı yaratırsak halbuki, görüyoruz ki şu güne kadar arayıp da bulamadığımız mana her şeyin özüydü, tözüydü.. Öyle arayıp da bulma telaşına girmeden, sadece düşünün, ömrünüzün “kırmızı”ya boyanmış tutkularını örneğin.. Kimi zaman aşkın rengi, kimi zaman heyecanın, kimi zaman öfkenin, gözünüzü alan o sımsıcak renge, kırmızıya dönün yüzünüzü.. İnsanoğlu tutkuyla büyür, siz de kendi tutkularınızı dans ettirin kırmızıyla; çünkü “kırmızı”ya batırılmış bir hayat efsunlu bir tango gösterisi gibi.. “Siyah”lar içindeki tango partnerlerinin büyülü bakışları gibi.. Kimi zaman içimize enerji kaçar bir yerlerden.. Sap”sarı” günlerdir onlar, güneşin sarısı daha yakıcıdır, daha bir içimizi ısıtır, papatyaların sarısı daha canlıdır, sapsarı saçlı bir bebek daha bir mutluluk verir annesine.. Ömrümüzün sarı kesitleri, o kıpır kıpır sahneler bazen salsadır bir Latin gecesinde, bazen sambadır, hala büyük bir heyecanla rock’n roll yapabilen yaşlı bir çifttir.. İşte o “sarı” günlerde hızlı ritimler ve suratınızdaki ifade bütün enerjinizi yansıtır bir ayna parlaklığında.. Ve o aynada yine kendinizi görürsünüz.. Telaş içinde unuttuğunuz hayatın içindeki “ben”i , dansın içindeki “ben”i hatırlarsınız bir anlığına.. “Mavi” vardır bir de.. Renkler içinde en kozmopolit mizaç onundur her zaman; çünkü mavide bir çok duygu aynı anda yaşanır. Doğa mavidir örneğin, gökyüzünün huzurunu da bulursunuz onda, gecenin karanlığını da.. Denizin sıcak meltemini de, serin sularını da.. Kitaplara da damlamıştır mavi bir yerlerden, kurmaca ve ala renkli bir dünyaya çeker sizi. “İtiraflarım” ile sarsar sizi Tolstoy, “İki Şehrin Hikayesi” nde ağlarsınız Charles Dickens ile birlikte ama gülersiniz bir yandan Atilla Atalay ile.. Şimdi dansı düşünelim bir de.. Rumbada hüzünlenirken jeiv coşarsınız, valsın asaleti bir başkadır, tangonun tutkusu bir başka.. Dans da bir parça “mavi” değil midir sizce de ? Şimdi bir anlığına her şeyi bıraksak.. Mavileri, sarıları, kırmızıları karıştırsak yeşiller yapsak kendimize mutlu bir ağaç yeşili mesela.. Kış günlerini yad etsek, düşümüzde bembeyaz karlarda yuvarlansak, kardan adamın burnuna turuncu bir havuç kondursak, eve dönerken mor menekşeler alıp koysak penceremize.. Siyah bir günde hüzünlensek de pembe bir sabaha uyansak ertesi gün.. Bugünlük düşler sokağında kuşlardan da küçük olduğunuzu düşünün.. Bugünlük hayatın tüm renkleri tutsun elinizden, tutku tutsun, dans tutsun.. Ve ebruli bir uykuya dalın akşamında.. Hüsnü Arkan o ılık sesiyle ne kadar da güzel söylüyor “Senin adın ebruli, biraz gerçek biraz rüya”.. Renkli günler, danslı günler, mutlu günler.. |